Author: İbrahim Kürşat Doğan

TEMİNAT MEKTUPLARI

Türk hukukunda teminat mektuplarını düzenleyen özel bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak teminat mektubuna ilişkin maddeleri içeren başka yasalar mevcuttur. Teminat mektubu, borçlunun muhataba karşı yüklendiği bir edimin yerine getirilmesini garanti etmek üzere, banka tarafından lehtara verilen mektuptur. Teminat mektubu, mevcut kredi ilişkisi nedeniyle, muhataba hitaben düzenlenir. Kendisine garanti verilen kişiye “Muhatap”, lehine teminat mektubu verilen kredili müşteriye ise “Lehtar” denilir. Türkiye uygulamasında teminat mektuplarının bankalarca düzenlenmesinden hareketle özellikle 5411 sayılı Bankacılık Kanunu, bankaların üçüncü kişiler lehine kefalet, garanti ve benzeri taahhütleri üstlenebilecekleri hüküm altına alınmıştır. 

I. Teminat Mektubunun Alt Yapısı

Banka teminat mektupları Türk hukukunda (TBK md. 128 hariç olmak üzere) pozitif düzenlemeye konu olmamış, tarafların irade serbestisi doğrultusunda ortaya çıkmıştır. 

Teminat mektuplarında ortaya çıkan sorunlar genellikle yargı kararlarıyla yani mahkeme, Yargıtay Daire, Genel Kurul ve Yargıtay İçtihadı Geliştirme Kararları ile çözülmektedir. 1967 yılı ve 1969 yıllarında(E.1966/16 K.1967/7- E.1969/4 K.1969/6) Yargıtay İçtihadı Geliştirme Kararları(‘’YİBK’) çerçevesinde banka teminat mektuplarının hukuki niteliği ‘’Garanti Sözleşmesi’’ olarak kabul edilerek kesinlik kazanmıştır. 

Yargıtay İçtihadı Geliştirme Kararlarının bağlayıcı niteliği olması sebebiyle de Türk Mahkemeleri bu içtihadı birleştirme kararlarına dayanarak teminat mektuplarının garanti sözleşmesi olduğunu kabul etmektedirler. 

YİGK’nın 13.12.1967 tarihli (E. 1966/16, K. 1967/7) kararında teminat mektuplarının hukuki niteliği detaylı olarak incelenmiş ve karar gerekçesinde banka teminat mektuplarına ilişkin aşağıdaki ifadelere yer verilmiştir:

“Taahhütleri ihtiva eden sözleşmelerde çok defa taraflardan biri, karşı tarafın vecibesini yerine getireceği konusunda geçerli bir banka teminatı istemekte ve bankalarca verilen bu gibi taahhüt belgelerine teminat mektubu denilmektedir. Banka teminat mektupları bir bakımdan üçüncü şahsın fiilini taahhüt niteliğinde olup daima yazılı şekilde düzenlenmektedir. Bu mektupta genellikle bankanın sorumlu olacağı en yüksek miktar rakamla gösterilmektedir. Bankanın sıfatı teminatı veren olduğundan, taahhüdü; esas sözleşmeyi yapan taraflardan ve esas akitten ayrı ve tamamıyla müstakildir. Bankanın taahhüdü lehdarın borcunun geçerliliğine ve varlığına bağlı olmaksızın garanti taahhüdü olarak tecessüm eder. Banka bu teminat mektubu ile bir sözleşmeye bağlanmış şahsın vecibesini yerine getirmesini ve yerine getirmediği takdirde teminatı alan şahıs için doğacak tehlikeleri kısmen veya tamamen üzerine alır.

Bir kimse, asıl borçlunun ileri sürebileceği itirazlara bakılmaksızın borcun yerine getirilmemesinden doğan zararın tazminini kabul etmesi halinde, o kimse garanti veren durumundadır. Üçüncü şahsın fiilini garanti eden, yani bu şahsın bir şey yapacağını başkasında vaat eden şahıs müstakil bir taahhüt altına girmiş olup, o şeyin yerine getirilmemesi halinde müspet ve karşılık mahiyette zarar ve ziyan tediyesine mecburdur. Garanti akdinin kefaletten farkı; kefilin borcu feri mahiyeti haiz, yani asıl borca munzam ikinci derecede bir taahhüt olduğu, kefil borcun tediye edilmemesi halinde tazminat vermeyi değil asıl borçlu tarafından icrası lazım olan taahhüdün ifasını yani borcu ödemeyi üzerine aldığı halde; garanti veren kimsenin borcu, feri değil müstakil niteliği taşımış olmasıdır. Garanti veren, asıl taahhüdün icrasıyla değil, zarar ve ziyan tediyesiyle yükümlüdür.”

İlgili kararın gerekçesinden anlaşıldığı üzere YİBK banka teminat mektuplarının garanti sözleşmesi olarak kabul etmiştir.

II.Garanti Sözleşmesinin Tanımı 

Garanti sözleşmesi yasa ile tanımlanmamıştır. Borçlar Kanununda sadece belli bir garanti sözleşmesi tanımı olan başkasının fiilini taahhüt, eksik bir şekilde TBK’nın 128. Maddesinde tanımlanarak hükme bağlanmış bulunaktadır. Diğer yasalarda da teminat mektubuna ilişkin herhangi bir tanımlama yer almamaktadır. 

Yargıtay 11. HF. 15.10.85 tarihli, E.4169, K.5613 sayılı kararında garanti sözleşmesini aşağıda yer verilen şekilde tanımlamıştır. 

‘’ Tanım vermek gerekirse, garanti sözleşmesi fer’i nitelikte olmayan öyle bir sözleşmedir ki garanti veren, garanti alandan bir ivaz elde etmek için değil, fakat onu bir teşebbüs veya bir iş yapmaya yöneltmek amacıyla bağımsız olarak söz konusu teşebbüs veya işin tehlikelerini kısmen veya tamamen üzerine almaktır.’’

Garanti sözleşmelerinin en tipik örneğini banka teminat mektupları oluşturmaktadır. 

III. Teminat Mektuplarının Garanti Sözleşmesi Sayılmasının Hukuki Sonuçları 

1967 ve 1969 yıllarında Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararlarında da belirtildiği üzere teminat mektuplarının garanti sözleşmesi sayılmasının hukuki sonucu kısaca aşağıda özetlenmiştir. 

  • Teminat mektupları ilişkili oldukları alt ilişkiden bağımsız ve ayrı bir taahhüttür. Daha açık bir ifadeyle garanti sözleşmesi fer’i nitelikte bir sözleşme değildir. 
  • Teminat mektupları nedeniyle ortaya çıkan hukuki süreçte Borçlar Kanunu’nun kefalete ilişkin hükümlerine başvurulamayacaktır.
  • Banka( garanti veren) teminat mektubunu düzenleyerek muhataba(garanti alan) verdiği anda bağımsız bir borç taahhüdü altına girmektedir. 

IV. Teminat Mektuplarının Kefaletten Farkı

  • Kefaletin yazılı şekilde yapılması ve bir kefalet limiti konulması kefaletin geçerlilik şartıdır. Garanti sözleşmesinde limit gösterme zorunluluğu bulunmamaktadır.
  • Kefalet asıl borca bağlı feri bir borç olduğundan asıl borç sona erdiği takdirde kefalet de sona erecektir. Garanti sözleşmesinde garanti verenin borcu asli bir borç olduğundan, ifa dışındaki sebeplerle sona ermez.
  • Kefil asıl borçluya ait defileri ileri sürebilir. Garanti veren borçluya ait def’leri ileri süremez. Ancak kendisine ait defileri ileri sürebilir.
  • Kefil ifa ettiği şey nispetinde borçlunun haklarına halef olur. Garanti verenin böyle bir hakkı bulunmamaktadır.
  • Kefil ödemede bulunduğu takdirde teminatların kendisine verilmesini talep edebilir garanti verenin böyle bir hakkı bulunmamaktadır.
  • Borçlar Kanunu’nun 493 ve 494. maddeleri ile kefile tanınmış olan haklardan garanti veren yararlanamayacaktır.

Her ne kadar, garanti sözleşmelerinde, kefalet sözleşmelerinde olduğu gibi sınır ve süre sınırlaması olmadığı yorumları ile karşılaşılsa dahi sınırları ve süresi belirlenmemiş bir borç ilişkisinin kurulması mümkün değildir.  Dolayısı ile garanti sözleşmelerinde de kefalet sözleşmelerinde olduğu gibi mutlaka süre ve garanti edilen tutarın/edimin belirlenmesinde fayda olacaktır. 

V. Sonuç 

Ticari hayatın hızla gelişmesine paralel olarak ortaya çıkan karşılıklı edimlerin güvence altına alınması ihtiyacı, bir takım teminat mekanizmalarının geliştirilmesi sonucunu doğurmuştur. Günümüzde bu güvencelerin en yaygın olanı banka teminat mektuplarıdır. Bankaların mali açıdan güven veren bir kurum olması ve özellikle “ilk talepte ödeme” kaydını içeren banka teminat mektuplarının lehdar ile muhatap arasındaki temel ilişkiden bağımsız bir ödeme taahhüdünde bulunması dolayısıyla banka teminat mektupları uygulamada ağırlıklı olarak tercih edilen teminat türü olmuştur. Banka teminat mektuplarının doktrinde ve uygulamada başlangıçta kefalet sözleşmesi niteliğinde olduğu kabul edilmekteydi. Ancak Yargıtay’ın 1967 ve 1969 tarihi İçtihadı Birleştirme Kararları ile birlikte bankanın, lehdar ile muhatap arasındaki asıl borç ilişkisinden bağımsız bir teminat taahhüdünde bulunduğu dolayısıyla teminat mektubunun garanti sözleşmesi niteliğinde olduğu sonucuna varılmıştır.

Saygılarımızla
DKND HUKUK BÜROSU

ŞİRKETLER TOPLULUĞUNDA KARŞILIKLI İŞTİRAK

Karşılıklı iştirak genel olarak iki şirketin birbirinin sermayesine katılmasını ifade etmektedir. Şirketlerin birbirlerinin katılmasına ilişkin düzenleme karşılıklı katılmalardaki, sermayenin ödenmesi ve şirket malvarlığının korunmasına ilişkin kuralların dolanılmasını önlemek düşüncesine dayanmaktadır.  Karşılıklı iştirak hali sermayeye karşılıklı olarak iştirak etme durumunun belli bir yüzdenin üzerinde olduğu hallerde söz konusu olmaktadır. Karşılıklı iştirak halindeki şirketlerden birinin diğeri üzerinde hakimiyet kurduğu veya her iki şirketin de karşılıklı olarak birbirinin hakim şirketi olduğu durumlara özel yaptırımlar uygulandığı da görülmektedir. Öğretide iki şirket arasında hakimiyet ilişkisi bulunmayan durumlar ‘’basit karşılıklı iştirak’’ hakimiyet ilişkisi bulunan durumlar ise ‘’nitelikli karşılıklı iştirak olarak adlandırılmaktadır.  

  1. Basit Karşılıklı İştirak 

Basit karşılıklı iştirak olarak adlandırdığımız hal, birbirleri arasında Türk Ticaret Kanunu (“TTK”/Kanun) 195. madde anlamında hakimiyet ilişkisi bulunmayan iki şirket arasındaki karşılıklı iştirak halidir. Bu tip karşılıklı iştirak durumlarında, kanun, iki şirketin birbirinin sermayesine iştirak etmesini, sadece karşılıklı sermayeye iştirak oranının en az %25 olması durumunda dikkate değer bulmakta, karşılıklı iştirak oranının %25’in altında kalması haline ise herhangi bir sonuç bağlamamaktadır. Zira TTK 197. maddeye göre “Birbirlerinin paylarının en az dörtte birine sahip bulunan sermaye şirketleri karşılıklı iştirak durumundadır”. Bu tanımdan anlaşıldığı üzere, TTK, 197. maddede genel olarak iki şirketin birbirlerinin sermayesine iştirak etmesi durumu düzenlenmemekte, yalnızca karşılıklı iştirak oranı her iki yöne doğru en az yüzde yirmibeş olduğunda, konu Kanun’un kapsamına girmektedir. Karşılıklı iştirak durumuna girmek için, her iki şirketin de diğerinde en az %25 oranında sermayeye sahip olması gerekir. Dolayısıyla, aralarında hakimiyet ilişkisi bulunmamak kaydıyla, iki şirketten her birinin, diğerinin sermayesinde %25’in altında olmak üzere pay iktisap etmeleri tamamen serbesttir. Bir hakimiyet ilişkisinin doğması ise, karşılıklı iştirak ilişkisini nitelikli hale getirir ve burada farklı hükümler uygulama alanı bulur. 

Basit Karşılıklı İştirakin Sonuçları;

TTK m.197 de tanımlanan karşılıklı iştirakin sonuçları TTK. m. 201’de düzenlenmektedir. Hakların donması başlıklı  madde hükmü: 

MADDE 201(1) Bir sermaye şirketinin paylarını iktisap edip karşılıklı iştirak konumuna bilerek giren diğer bir sermaye şirketi, iştirak konusu olan paylardan doğan toplam oylarıyla diğer pay sahipliği haklarının sadece dörtte birini kullanabilir; bedelsiz payları edinme hakkı hariç, diğer tüm pay sahipliği hakları donar. Söz konusu paylar toplantı ve karar nisabının hesaplanmasında dikkate alınmaz. 389 ile 612 nci madde hükümleri saklıdır.

Birinci fıkrada öngörülen sınırlama, bağlı şirketin hâkim şirketin paylarını iktisap etmesi veya her iki şirketin birbirlerine hâkim olması hâlinde uygulanmaz.  

Buna göre kısıtlamanın uygulanması, söz konusu sermaye şirketinin karşılıklı iştirak konumuna bilerek girmesi koşuluna bağlıdır ve her iki şirkete birden değil yalnızca bu durumu bilerek giren şirkete uygulanacaktır. Bu kapsamda iştirak konumuna bilerek giren şirket iştirak konusu olan paylardan doğan toplam oylarıyla diğer pay sahipliği haklarının sadece dörtte birini kullanabilecektir.

Kanun’un tüm pay sahipliği ifadesinden oy hakkı, tasfiye hakkı ve kar payı, rüçhan hakkı gibi paya bağlı tüm haklar anlaşılmalıdır. Yalnızca kanunun açıkça kapsam dışı tuttuğu bedelsiz pay alma hakkı donmayacaktır. 

  1. Nitelikli Karşılıklı İştirak 

Karşılıklı iştirak halindeki şirketler arasında bir hakimiyet ilişkisi varsa, “nitelikli karşılıklı iştirak” durumundan bahsedilir. “Hakimiyet” ilişkisinin var olup olmadığı, Kanun’un 195. maddesinde sayılan hakimiyet kriterleri ışığında incelenmelidir. Buna göre hakimiyet, bir şirketin diğerinin oylarının çoğunluğuna sahip olması, şirket sözleşmesine dayalı olarak yönetim organında çoğunluğu oluşturan sayıda üyenin seçimini sağlayabilmek hakkının elde edilmesi, şirketler arasında hakimiyet sözleşmesinin akdedilmesi veya 195. maddede sayılan diğer yöntemlerle ortaya çıkabilir. 195. maddenin 2. fıkrasına göre, payların çoğunluğuna sahip bulunmak, hakimiyetin varlığına karine oluşturur. Dolayısıyla şirketlerden birinin, diğerindeki payı %50’yi aştığında, sermaye çokluğuna bağlı karine nedeniyle – ve aksini ortaya koyan bir durum yoksa hakimiyet durumu başlayacaktır. Bu karine dikkate alındığında, basit karşılıklı iştirak durumu, iki şirketin birbirlerinin sermayesinde karşılıklı olarak %25 ilâ %50 arasında kalan bir oranda paya sahip olmaları ve hakimiyet oluşturucu başka bir unsurun mevcut bulunmadığı durum mevcut olacaktır. Şirketlerin karşılıklı katılımı %25 ilâ %50 arasında kalmakla birlikte 195. maddeye göre hakimiyetin varlığına neden olan diğer bir hal mevcut ise, yine basit karşılıklı iştirak durumundan çıkılır ve nitelikli karşılıklı iştirak durumuna girilir. Karşılıklı iştirak halindeki şirketlerden yalnızca biri diğerine hakimse “tek taraflı nitelikli karşılıklı iştirak”, her ikisi de birbirine hakimse “çift taraflı nitelikli karşılıklı iştirak” durumu mevcut olur. Kanuna göre, anılan hallerden ilkinde, hakimiyeti kurmuş olan şirket hakim, diğer bağlı şirket konumundadır (TTK 197 c.2). Çift taraflı nitelikli karşılıklı katılma halinde ise, şirketlerin her ikisi de hem hakim, hem bağlı şirket konumunda bulunur (m. 197 c.3). 

Nitelikli Karşılıklı İştirakin Sonuçları 

Nitelikli karşılıklı iştirak halinde yukarıda açıklanan ve TTK. M. 201/1 hükümleri uygulama alanı bulmayacaktır. Bunun yerine bu fıkrada açıkça saklı tutulan TTK. m. 389 ve 612 hükümleri devreye girecektir. Nitelikli karşılıklı iştirak halinde şirketlerin söz konusu maddelerde düzenlenen hakimiyete bağlı sonuçlar uygulanacağı için kanun koyucu bunların durumunu daha da ağırlaştırmama yolunu seçmiş ve payların donması yaptırımının uygulanmamasına karar vermiştir. 

Madde uyarınca hakimiyete bağlı sonuçlardan özellikle uygulanacak olanlar şirketin kendi paylarını iktisabı ile ilgili hükümlerdir. TTK. m. 389 ve 612 uyarınca, yavru şirket tarafından iktisap edilen ana şirketin payları, ana şirketin genel kurulunun toplantı nisabının hesaplanmasında dikkate alınmaz ve yavru şirketin iktisap ettiği ana şirket paylarına ait oy hakları ve buna bağlı haklar donar. Bu şu anlama gelir: Şirketin iktisap ettiği kendi payları ile yavru şirket tarafından iktisap edilen ana şirketin payları, kendisine bağlanan sonuçlar bakımından bir tutulmaktadır. Karşılıklı iştirak durumu olmasına rağmen, yavru şirketin paylarından doğan tüm haklar değil, yalnızca oy hakları donmaktadır. Ancak bu payların %25’ine değil tamamına ilişkindir. 

İştirak Durumunun Tespiti 

Bir şirketin başka bir şirketin kendisine iştirak ettiğinin bilebilmesi ve bu hususun tespiti TTK. 198 hükmünde bildirim hükümlülüğünde düzenlenmektedir. Buna göre bir teşebbüs, bir sermaye şirketinin doğrudan veya dolaylı olarak maddede öngürülen yüzdelerdeki paylarına sahip olduğu veya payları bu yüzdelerin altına düşerse durumu ilgili şirkete bildirmek ve ticaret siciline tescil ve ilan etmek zorundadır. Bu bakımdan 201. maddenin uygulanmasında 198. madde hükmündeki bildirim yükümlülüğü önem kazanmaktadır. Dolayısıyla anılan bildirim yükümlülüğünü yerine getiren şirket 201. maddede öngörülen yaptırımlardan kurtulmuş olacaktır. 

Sonuç Olarak; 

İki şirketin birbirinin sermayesine karşılıklı olarak iştirak etmesi hali, 6102 sayılı TTK’da iki farklı şekilde düzenlenmiştir: İlgili şirketler arasında hakimiyetin bulunmadığı “basit” karşılıklı iştirak hali ile, ilgili şirketlerden birinin diğerine veya ikisinin birbirine hakim olduğu “nitelikli” karşılıklı iştirak hali. TTK 197. maddeye göre, karşılıklı iştirak, iki şirketin birbirinin sermayesine en az %25 oranında iştirak etmesi halidir. Eğer bu hal varsa ve ilgili şirketler arasında hakimiyet ilişkisi de yoksa, TTK m. 201 f.1’deki yaptırım uygulanacaktır. Buna göre, karşılıklı iştirak durumunu bilerek yaratan tarafın elindeki karşılıklı iştirak konusu paylardan doğan tüm hakların (bedelsiz payları edinme hakkı hariç) sadece dörtte biri kullanılabilecek, kalan haklar donacaktır. Donan kısım, toplantı ve karar nisabının hesabında da dikkate alınmayacaktır. Basit karşılıklı iştirak durumu, daha ziyade iki şirketin birbirine %25 ilâ %50 oranında iştirak etmiş olması durumunda ortaya çıkacaktır. Zira şirketlerden birinin diğerine %50’yi aşan oranda iştirak etmiş olması halinde, TTK m. 195 f.2’de yer alan karine gereği, hakimiyet var kabul edilecektir.

Karşılıklı iştirak ilişkisi içinde bulunan şirketler arasında TTK m. 195 anlamında hakimiyet ilişkisinin bulunması durumunda, karşılıklı iştirak “nitelikli” hale gelmektedir. Bu durumda, TTK m. 201 f.2’de yer alan açık hüküm gereği artık TTK m. 201 f.1’deki yaptırımlar uygulanmayacaktır. Ancak bu durum, karşılıklı iştirakin yaptırımsız kalacağı anlamına gelmemekte, sadece aşağıda belirtilen farklı bir yaptırım devreye girmektedir. Karşılıklı iştirak “nitelikli” ise, diğer bir deyişle, şirketlerden biri ana, diğeri yavru şirket konumunda ise, yavru şirketin, ana şirket paylarını iktisap etmesi, şirketin kendi paylarını iktisabı ile bir tutulmakta ve şirketin kendi paylarını iktisabına ilişkin hükümler, yavru şirketin ana şirket payını iktisabına da uygulanmaktadır (TTK m. 379 f.5 ve 612. f. 6). Bu uygulamada, yavru şirketin elindeki hakim şirket payının oranına da bakılmamakta, diğer bir deyişle asgari %25 oranında iştirak aranmamaktadır. Bu noktada, yavru şirketin ana şirket payını iktisabı, TTK 197’deki karşılıklı iştirak tanımından ayrılmaktadır. Nitelikli karşılıklı iştirak halinde doğan bazı önemli sonuçlar şöyle özetlenebilir: Öncelikle, yavru şirketin elindeki ana şirket payları, ana şirketin kendi paylarını iktisabına uygulanan %10’luk kanuni iktisap sınırı hesaplanırken dikkate alınmaktadır. İkinci olarak, yavru şirketin elindeki ana şirket paylarından doğan oy hakları donmakta ve bu paylar toplantı ve karar nisaplarında dikkate alınmamaktadır. Buradaki donma, TTK 201’dekinden farklı olarak, “bilerek karşılıklı iştirak yaratan şirketin” elindeki payları değil, “yavru şirketin” elindeki payları etkilemektedir. Ayrıca, yine TTK m. 201’den farklı olarak, yavru şirketin elindeki paylardan doğan oy haklarının ¾’ü değil, tamamı donmaktadır. Ayrıca TTK m. 201’deki ¾ oranında donma yaptırımı, hem oy haklarına, hem de bedelsiz payları edinme hakkı hariç diğer tüm mali haklara uygulanırken, TTK 389 ve 612. madde uyarınca, yavru şirketin elindeki paylara uygulanan donma yaptırımı sadece oy haklarını kapsamaktadır. Son olarak, birbirlerinin sermayesine katılmış şirketlerden biri diğerine veya ikisi birbirine hakim ise, hakim konumda olan şirket veya şirketler, hakimiyete bağlanan sonuçlara, özellikle sorumluluk düzenlemelerine de tabi olmaktadır. Kanun, yukarıda açıklanan yollarla, sakıncalı gördüğü karşılıklı iştirak durumuna bazı yaptırımlar bağlamıştır. Karşılıklı iştirak durumunda pay iktisabı geçerli olmakla birlikte, hakların donması düşüncesine dayalı yaptırımlarla bu tip iktisaplar caydırılmaya çalışılmaktadır.

Saygılarımızla
DKND HUKUK BÜROSU

SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI KAPSAMINDA 20 YAŞ ALTI ÇALIŞANLARIN İŞ AKDİNİN AKIBETİ

Konu: T.C. İçişleri Bakanlığının 03.04.2020 tarih, 89780865-153- sayılı Şehir Giriş/Çıkış Tedbirleri ve Yaş Sınırlaması konulu yazısı kapsamında 20 yaş altındaki kişilere sokağa çıkma yasağı getirilmesi sebebiyle bu çalışanların iş akdinin akıbeti konusunda hukuki görüş ve kanaatlerimiz işbu bilgi notu ile bilgilerinize sunulmaktadır.

Fiziksel temas, hava yolu vb. yollarla çok hızlı bulaşabilen ve enfekte olan insan sayısı tüm Dünya’da hızlı şekilde yükselen Koronavirüs (Covid-19) salgınının, toplum sağlığı açısından oluşturduğu riski yönetebilmek adına sosyal hareketliliği ve insanlar arası teması azaltarak sosyal izolasyonun mutlak şekilde sağlanması adına İl İdaresi Kanununun 11/C maddesi ile Umumi Hıfzısıhha Kanununun 27. ve 72. maddesi kapsamında birtakım ek tedbirler alınmıştır. Bu kapsamda Tüm il ve ilçelerde 01.01.2000 tarihinden sonra doğmuş olanların sokağa çıkmaları 03.04.2020 tarihi saat 24.00’den itibaren geçici olarak yasaklanmıştır. Söz konusu düzenleme ile beraber 20 yaş altındaki çalışanların iş sözleşmesinin akıbetinin incelenmesi, işverenler açısından izlenmesi gereken prosedürlerin açığa kavuşturulması gerekmektedir.

Anılan düzenlemenin hukuki yansıması bakımından 4857 sayılı İş Kanunu m.25/f-3 hükmünde düzenlenen zorlayıcı sebepler başlıklı hüküm yol gösterici olacaktır.

İş Kanununun 25. maddesinin 3. bendine göre işçiyi bir haftadan fazla süre ile çalışmaktan alıkoyan bir zorlayıcı nedenin (mücbir sebebin) ortaya çıkması halinde, işveren bir haftalık süre geçtikten sonra iş akdini haklı nedenle feshedebilecektir. Bu hükmün düzenlediği zorlayıcı neden işyerinde değil, işçinin çevresinde meydana gelmekteve bunun sonucunda işçi kusuru olmaksızın geçici ifa imkansızlığı nedeniyle iş görme borcunu yerine getirememekte ve iş akdi askıya alınmaktadır. Örneğin sel, kar, deprem gibi doğal olaylarla ulaşımın kesilmesi, salgın hastalık nedeniyle bölgenin dışına çıkışın yasaklanması İş Kanunu 25/III anlamında zorlayıcı neden sayılmaktadır. Sokağa çıkma yasağı da bu kapsamda zorlayıcı neden sayılmalıdır. Nitekim Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 2007/16205E. , 2008/10253K.sayılı kararında;’’ 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 25/III’e göre işçiyi işyerinde bir haftadan fazla süreyle çalışmaktan alıkoyan zorlayıcı bir sebebin ortaya çıkması durumunda zorlayıcı bir sebepten söz edilir. Böyle hallerde geçici ifa imkansızlığı oluşur. İş sözleşmesi askıda kabul edilir. Zorlayıcı sebepler tüketici olarak sayılmamakla birlikte gerek öğreti, gerek uygulamada sel, kar, deprem gibi doğal olaylarla sokağa çıkma karantina gibi devlet otoritesiyle yapılan sınırlamalar sayılabilir’’ demek suretiyle sokağa çıkma halinin zorlayıcı sebep olarak kabul etmiştir.

Zorlayıcı nedenler bir haftaya kadar işçinin işe devamına mani olmuşsa, haklı neden teşkil etmez; iş sözleşmesi askıya alınmış olur. Buna karşılık, devamsızlık bir haftayı aştığı takdirde işverenin fesih hakkı doğar; fesih hakkını kullanmadığı takdirde, iş sözleşmesi zorlayıcı neden devam ettiği sürece askıda kalır. İşverenin fesih hakkı da bu süre zarfında varlığını korur. İşveren kanunen kendisine tanınan imkanı, bildirimsiz fesih hakkını kullanmamışsa, zorlayıcı sebebin ortadan kalkması halinde askı hali de sona erecektir. Bundan sonra ise işçi yine eskisi gibi çalışmak ve işveren de işçiyi çalıştırmak zorunda kalacak, iş sözleşmesi normal hükümlerini icra etmeye tekrar başlayacaktır.

İşveren İş Kanununun 40. maddesine göre beklenmesi gereken bir haftalık süre içinde işçiye her gün için yarım ücret ödemek zorundadır. Bir haftalık süre içinde iş akdi askıda bulunduğu gibi bu süreden sonra da işverence haklı nedenle fesih hakkı kullanılmazsa, ücret ödenmesi söz konusu olmaksızın sözleşme askıda kalmaya devam edecektir. Fesih hakkının işverence kullanılması durumunda ise işçinin kıdem tazminatı ödenmek koşuluyla iş akdi feshedilebilecektir.

Sonuç olarak;

Alınan idari karar ile beraber Covid-19 salgını sebebiyle özellikle sosyal izolasyonun sağlanması amacıyla 20 yaş altındaki bireyler için sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Mevcut hukuki düzenlemeler ışığında işverenlerin, 1 haftalık süre boyunca yarım ücret ödemesi sürenin devam etmesi durumunda bu kapsamda olan çalışanlarının iş sözleşmelerini İş Kanunu m.25-f/3 hükmüne dayanarak kıdem tazminatları ödenmek suretiyle feshedebilecekleri açıktır. Ancak düzenleme ile ilgili ek bir karar çıkması halinde şüphesiz tablo değişecektir. Yeni bir gelişme olduğu takdirde yine ilgili bilgilendirmenin tarafımızca yapılacağını belirtmek isteriz.

Hukuki görüşümüz ise, iş sözleşmesinin devamının esas olması, iş ve işin devamlılığının sağlanması ile birlikte aynı zamanda istihdam ilişkisinin de imkan ölçüsünde ayakta tutulabilmesi için yıllık izin hakkı olan çalışanın izin hakkının kullandırılması, imkan var ise avans izin kullandırılması ve sonrasında ücretin yarım maaş ödenerek iş akdinin askıya alınması yoluna gidilmesi olacaktır.

T.C. İçişleri Bakanlığının 03.04.2020 tarih, 89780865-153- sayılı Şehir Giriş/Çıkış Tedbirleri ve Yaş Sınırlaması konulu yazısına aşağıda yer alan link üzerinden ulaşabilirsiniz.

https://www.icisleri.gov.tr/sehir-giriscikis-tebirleri-ve-yas-sinirlamasi

Saygılarımızla
DKND HUKUK BÜROSU

COVİD-19 SALGINININ KİRA SÖZLEŞMELERİNE ETKİSİ VE MÜCBİR SEBEP

Konu: Ülkemiz genelinde de korona virüsün (COVID-19) görülmeye başlaması ve hasta sayıların artmasıyla bu salgının hukuki birçok sorunu da ortaya çıkaracağı şüphesizdir. İşbu bilgi notu ile kira sözleşmelerinin korona virüs sebebiyle akıbeti incelenmektedir.

COVID-19’un Dünya Sağlık Örgütü tarafından ‘’Pandemic hastalık’’ olarak nitelendirilmesi ile birlikte tüketiciler virüs bulaşması ihtimali ile kalabalık alanlardan uzaklaşmış ve bu durum pek çok işletme için ciddi ciro kayıplarına sebebiyet vermiştir. Bu değerlendirme yapılırken T.C. İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğü’nün bütün illere dağıtılmak üzere hazırladığı 16.03.2020 tarihli “Koronavirüs Tedbirleri” konulu genelge de yayınlanmıştır.

İlgili genelge uyarınca umuma açık ve eğlence yerleri olarak faaliyet yürüten pavyon, diskotek, bar ve gece kulüplerinin 16 Mart 2020 tarihi saat 10.00 itibari ile geçici süre ile kapatılmasına karar verilmiş ve fakat tedbirin ne kadar süre devam edeceği ile ilgili bir açıklama yapılmamıştır. Salt Genelge’nin yayımlanmasının sürekli ifa imkânsızlığı yarattığı ve sözleşmenin bu aşamada feshedilebileceği yönünde bir değerlendirme yapılmasının mümkün olmadığını düşünmekle birlikte, genelge kapsamında alınan kapatma kararının makul süreyi aşması halinde bu işletmeler yönünden geçici ifa imkânsızlığından bahsedilmesi mümkün olacaktır. Makul süreyi ise,ahde vefa ilkesinin uygulanamayacağı tahammül süresinin sonu olarak tanımlayabiliriz. Makul sürenin sonunda ifa imkânsızlığının devam etmesi halinde zarar gören tarafın sözleşmeyi feshetme hakkı bulunmaktadır. Şu aşamada işletmelerin ne kadar süre kapalı kalacağı belirsiz olduğundan geçici ifa imkânsızlığı ile ilgili kesin bir kanaate varmak mümkün gözükmemektedir. Nitekim kapalı kalma durumun belirsiz bir süre devam etmesi halinin TBK m. 331 kapsamında da değerlendirilmelidir. İlgili maddeye göre; “Taraflardan her biri, kira ilişkisinin devamını kendisi için çekilmez hâle getiren önemli sebeplerin varlığı durumunda, sözleşmeyi yasal fesih bildirim süresine uyarak her zaman feshedebilir. Hâkim, durum ve koşulları göz önünde tutarak, olağanüstü fesih bildiriminin parasal sonuçlarını karara bağlar. ” Kanun maddesinde geçen önemli sebep kavramı ile ilgili kesin bir tanım yapılmamış olup; hâkim tarafından her somut olayın özelliğine göre ayrı bir değerlendirilme yapılması gerekmektedir. Sözleşmeyi olumsuz yönde etkileyen ve çekilmez unsuru barındıran bu belirsiz süreli kapalı kalma durumunun, yargı önüne taşınacak ihtilaflarda ‘’önemli sebep’’ olarak değerlendirilmesi muhtemel gözükmektedir.

Bu genel değerlendirme akabinde somut olaya özgülenebilecek diğer durumları tartışmakta da fayda bulunmaktadır.

I. Kira Sözleşmelerinde Düzenlenen Mücbir Sebep Hükümleri Kapsamında Koronavirüs:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2017/11-90 E. 2018/1259 K. Sayılı ve 27.06.2018 tarihli kararında ve doktrinde salgın hastalık, mücbir sebep hallerinden biri olarak kabul edilmiştir. Söz konusu karar “Mücbir sebep, sorumlu veya borçlunun faaliyet ve işletmesi dışında meydana gelen, genel bir davranış normunun veya borcun ihlâline mutlak ve kaçınılmaz bir şekilde yol açan, öngörülmesi ve karşı konulması mümkün olmayan olağanüstü bir olaydır. Deprem, sel, yangın, salgın hastalık gibi doğal afetler mücbir sebep sayılır.” Şeklindeki ifadesi ile Korona virüs salgının mücbir sebep sayılıp sayılmayacağı tartışmasında değerlendirmeyi şekillendirmektedir. Yargıtay kararlarına yansıyan bu ifadelere göre salgın hastalıkların da mücbir sebep olarak değerlendirilmesi pek tabi mümkündür.

Salgın hastalık sebebiyle AVM ve dükkânların, gerek devlet eli ile kapanması gerekse vatandaşların duyduğu korku sebebiyle boşalması durumunun mücbir sebep olduğu açıktır. Bu durumun sözleşmeye yazılmamış olması, salgının mücbir sebep teşkil ettiği gerçeğini değiştirmeyecektir. Durum mücbir sebep teşkil ettiği ölçüde kiracının kira ödeme ve mağazayı açık tutma yükümlülüğü ortadan kalkacaktır. Zira mücbir sebep durumunda sözleşmesel yükümlülüklerin askıda kalmaktadır. Bu kapsamda taraflar arasında uyuşmazlık vuku bulması halinde mücbir sebep hükmüne dayanan taraf, salgının tahmin edilemez bir unsur olarak ortaya çıktığını, yaşanan ifa zorluğunu, uğradığı zararları somut deliller ile destekleyerek sözleşmenin feshini talep edebilecektir. Somut delil olarak mağaza doluluk oranları ve cirodaki düşüş, ürün tedarikinin sağlanamadığına dair belge ve evrak sunulması hâkimin takdir yetkisini kullanırken hakkaniyete uygun kararlar vermesine yardımcı olacaktır.

Ancak bu hususta önemle belirtmek isteriz ki kira sözleşmesi karşılıklı bir ilişki doğurur, kiracı açısından kira bedelini ödeme ve bakım yükümlülüğü karşılığında kiraya veren açısından da kiralananın sunumu kullanımının sağlanması edimi doğmaktadır. Dolayısı ile bu bilgi notumuzda spesifik durumlar için spesifik cevaplar hazırlanmıştır. Örneğin ev kirasında ya da kararname kapsamında kapatılan işyerleri haricindeki kiralamalarda durum farklılık göstereceği gibi, alışveriş merkezlerinde bulunan iş yerlerinin kiralarında durum tamamen farklı bir hal almakta ve farklı uygulamaya tabi olmaktadır.

Herhangi bir sözleşme ilişkisinde mücbir sebep hallerinin sözleşmenin taraflarından birisi açısından öngörülemeyen ve ifa imkansızlığına yol açan bir sebep olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

II. Aşırı İfa Güçlüğü Kapsamında Salgın Hastalık:

TBK’nın 138.maddesi;“Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.” hükmüne amirdir.

İlgili hükmün tatbik edilmesi için, salgın sebebiyle yaşanan zararın kiracının mahvına yahu iflasına sebebiyet vermesine gerek yoktur. Kanunun aradığı tek şart; mevcut olguların kendisinden ifanın istenmesinin dürüstlük kuralına aykırı düşecek şekilde borçlu aleyhine değişmesidir. Kiracı, kira sözleşmesi akdederken salgın hastalık riskini bilebilecek durumda değildir ve bu risk kiracıdan kaynaklanmamaktadır. Buna rağmen işletmesel faaliyet göstermediği mecur için kira ödemek durumunda bırakılması da hakkaniyete uygun düşmemektedir. Bu durumda kiracı TBK m.138’ dayanarak kira bedelini ifa etmeden veya ihtirazi kayıtla ifa ederek uyarlama davası ikame edebilecektir. Kira bedelinin ödenmemesi tahliye riskini de beraberinde getirdiğinden kira bedelinin ihtirazi kayıtla ödenmesi ve aynı zamanda uyarlama davası açılması herhangi bir hak kaybına uğramamak adına daha yerinde bir çözümdür.

Uyarlama davasında mahkemeden:

– Mağazanın kapalı tutulması veya ciddi ciro kaybı sebebiyle kira bedeli ve ortak gider ödenmemesine,

– Bu hususun kabul edilmemesi halinde mağazanın kapalı tutulması veya ciddi ciro kaybı sebebiyle kira ve ortak gider bedelinden indirim yapılmasına,

– Her halükarda mağazanın kapalı tutulması halinde aleyhe cezai şart ve fesih hükümlerinin işletilmemesine karar verilmesi talep edilebilir.

Mahkemece kira bedeli ödenmemesine veya ciddi ciro kaybı gözetilerek kira bedelinden indirim yapılmasına karar verilebileceği gibi ihtirazi kayıtla yapılan kira ödemelerinin geri alınması mümkün olabilecektir. 16.03.2020 tarihli genelgenin uyarlama davaları açısından kiracı lehine yorum yapılması konusunda önemli bir ispat aracı olacağı kuşkusuzdur.

Kiraladıkları işyerlerinde faaliyetlerini gerçekleştiren işletmelerin uğradıkları bu kesintilerin işletme (kiracı) ile mal sahipleri arasındaki kira ilişkisini nasıl etkileyeceğine ve bu etkilerin her iki taraf için de asgari ölçüde tutulması için hangi adımların atılabileceğine yönelik olası hukuki ve pratik görüşlere aşağıda yer vermekteyiz.

1. İdarenin aldığı önlemler çerçevesinde işletmenin tamamen kapanması halinde kiracıların kira ödeme yükümlülükleri devam eder mi?

İdarenin COVID-19 salgınına karşı aldığı önlemler çerçevesinde kiracı konumundaki işletmelerin tamamen kapatılması, kiracılar açısından beklenmeyen hal teşkil edecektir. Bu nedenle kiracılar, bu beklenmeyen hal ve mücbir sebep sona erene kadar kira bedelinin ödenmesi borcunun askıya alınmasını, diğer bir ifadeyle kira bedeli işletilmemesini kiraya verenden talep edebileceklerdir. Bununla birlikte, COVID-19 salgınının ne kadar süreceği ilerideki dönemlerde yapılacak kira bedeline ilişkin değerlendirmeleri de etkileyebilir. Söz konusu salgının uzaması ve önlemlerin devamı varsayımında, kiraya veren bakımından da kiraya verilen yerin amaca uygun kullanılmasının hukuken ve -belki de fiilen- mümkün olmamasından ve bu kira tahsil edilememe durumunun kiraya veren açısından katlanılamaz hale gelmesinden hareketle hukuki taleplerde bulunma imkanı söz konusu olabilecektir.

2. İdarenin aldığı önlemler çerçevesinde, alışveriş merkezlerinin veya iş merkezlerinin tamamen kapanması veya alışveriş merkezindeki bazı işletmelerin kapanması halinde kiracıların ortak gider ödeme yükümlülüğü devam eder mi?

Alışveriş merkezleri veya iş merkezleri gibi yapıların tamamen kapandığı dönemlerde dahi alışveriş merkezinde bulunan mağazaların veya iş merkezlerinde bulunan ofislerin güvenliği, alışveriş merkezinin devamlılığı ve işletilmeye hazır şekilde bulundurulması için güvenlik, temizlik, teknik destek gibi hizmetlerin sürdürülmesi gerekmektedir.

Söz konusu bu hizmetler, alışveriş merkezindeki veya iş merkezlerindeki kiracılara karşı yükümlülüklerin yerine getirilmesi amacıyla sağlandığından, kiraya verenin (veya alışveriş merkezi/iş merkezi yönetiminin) ortak giderleri, alınan önlemler sebebiyle işletmesi kapanan kiracılardan da talep etmesi söz konusu olabilir.

Ancak, ileride ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların önüne geçilebilmesi adına, alışveriş merkezi ve iş merkezi yönetiminin de, idarenin COVID-19 salgınına karşı aldığı önlemleri, açık mağaza/ofis sayısını, alışveriş merkezinin veya iş merkezinin açık kaldığı zaman dilimini ve müşteri yoğunluğunu dikkate alarak, ortak giderlere konu hizmetlerin ücretlendirmesini makul ölçüde tutması ve mümkünse çalışanların vardiyalarını yeni ihtiyaca göre düzenlemesi faydalı olacaktır.

3. İdarenin aldığı önlemler çerçevesinde işletmelerin, alışveriş merkezlerinin veya iş merkezlerinin çalışma saatlerine kısıtlama getirilmesi halinde kiracılar kira bedelinde indirim talep edebilir mi?

İdarenin COVID-19 salgınına karşı aldığı önlemler çerçevesinde bazı işletmelerin çalışma saatlerine kısıtlama getirilmesi durumu da söz konusu işletmeler için beklenmeyen hal teşkil etmektedir. İşletmeler her ne kadar açık kalmaya devam edecek olsa da, işletmelerin açık kaldığı saatlerin düşürülmesi de müşteri sayısında önemli ölçüde azalmaya sebebiyet verebilir. Bu nedenle, kiracıların kiraya verenden uyarlama talep edebilmesi mümkündür.

4. Kiraya verenin kendi inisiyatifiyle toplum sağğını korumak adına aldığı önlemler çerçevesinde kiralanan yerin tamamen kapatılması veya çalışma saatlerine kısıtlama getirilmesi halinde kiracıların hakları nelerdir?

Kiracılar yukarıdaki sorularda açıklananlara benzer olarak kiraya verenin kendi inisiyatifiyle aldığı önlemler karşısında faaliyetlerinin kısıtlanması halinde de kira ödeme yükümlülüğünün askıya alınmasını veya kira bedelinde indirim yapılmasını talep edebileceklerdir. Belediye ve diğer idarelerin kiraya vermiş oldukları iş yerleri için kira ötelemesine gittiği son günlerde verilen kararlarda görülmektedir.

5. Kiracılar, salgın ve alınan önlemler nedeni ile müşteri sayılarındaki azalma sebebiyle kira bedelinde indirim talep edebilir mi?

Kiracılar, COVID-19 salgını sebebiyle müşteri sayısında azalma meydana gelmesi ve bu durumun süreklilik arz etmesi halinde, kira sözleşmelerinin uyarlanmasını talep edebileceklerdir. Ancak söz konusu talebin kesin sonuç doğuracağı mutlaka bu yönde bir karar çıkacağı sonucuna ulaşılmaması gerekmektedir. Konu halen tartışılmakta ve bir fikir birliği sağlanamamıştır. Geçici bir süre için olduğu tahmin edilen/umulan bu süreç için hangi dönemin davaya konu edileceği bununla birlikte dava açılsa dahi dava açıldığı tarihte salgının sona ermesi halinde davanın konusuz kalacağı ya da konunun ıslah edilmesi gerekeceği açıktır.

6. Kira sözleşmeleri nasıl uyarlanacaktır?

Uyarlama, taraflar arasında kararlaştırılan kira bedelinde rızaen değişiklik yapılması yönünde yapılabileceği gibi ödeme tarihlerinin, sözleşme süresinin, ifa şeklinin değiştirilmesi gibi farklı şekillerde de yapılabilir. Tarafların rızaen uyarlama yoluna gitmesi halinde, uyarlanan kira bedelinin ne kadar süreyle uygulanacağı, hangi tarih veya olgu itibariyle kira sözleşmesinde kararlaştırılan kira bedelinin ödenmeye devam edileceği taraflar arasında serbestçe tayin edilebilecektir.

Kira sözleşmeleri, beklenmedik hal durumunda nasıl uyarlanacaklarına ilişkin hükümler içerebilir veya bu konuda sessiz de olabilir. Sözleşmenin bir uyarlama hükmü öngörmesi halinde öncelikle bu hükmün uygulanacağı kabul edilmelidir. Ancak uyarlama talep eden taraf, bu uyarlama hükmünün hakkaniyete uygun sonuçlar doğurmadığını düşünmesi halinde, uyarlama hükmünün varlığına rağmen mahkemelere başvurabilir.

Kuşkusuz COVID-19 salgını taraflar arasındaki mevcut kira ilişkilerini etkileyecek ve karşılıklı bazı taleplere sebep olacaktır.

Bu amaçla, mevcut kira sözleşmelerinin hükümlerinin incelenmesi, beklenmeyen hal hükümlerinin kira ilişkisine nasıl uygulanacağının tespit edilmesi gerekmektedir. Kira sözleşmelerinde hüküm bulunmayan hallerde, taraflar arasında COVID-19 salgınına ilişkin önlemler sona erene kadar geçerli olacak şekilde kira ödeme yükümlülüğünü düzenleyen protokol düzenlenmesi faydalı olacaktır.

Kiracının COVID-19 sebebiyle mahkemeden uyarlama talebinde bulunması veya kiraya verenin kiracının bu dönemde kira ödemekten imtina etmesi nedeniyle yasal yollara başvurması halinde sürecin çok uzun süreceği, COVID-19 kaynaklı sıkıntılara zamanında çare olmayacağı, ayrıca taraflar arasındaki ticari ilişkiye zarar vereceği dikkate alınmalıdır. Ayrıca, mahkemenin tarafların talep ve ihtiyaçlarına uygun karar verip vermeyeceği ve kira bedelini hangi tarihlere yönelik uyarlayacağı da belirsizdir.

Bu bakımdan, sürecin dostane yollarla başarıyla yönetilmesi sadece tarafların gelecekteki ilişkilerinin korunması ve sürekliliği için değil, aynı zamanda COVID-19 salgınının önlenmesine ilişkin sosyal sorumluluklarını yerine getirmesini de kolaylaştıracaktır.

Sonuç olarak; idari karar nedeni ile alınan tedbirler sonucu kapatılan iş yerlerinde ve alışveriş merkezlerinde ifa imkansızlığı ve öngörülemeyen mücbir sebebin gerçekleşmesi nedeni ile uyarlama, ortak alan giderlerinden indirim, kira bedelinin ödenmemesi talep edilebileceğine ilişkin bir durum ortaya çıkmış olsa dahi, bu durum mücbir sebep süresince devam edebilecek ve mahkemeden talep edilmesi halinde ise de sürecin sadece mücbir sebep süresi ile sınırlı olabilecektir. Bu kapsamda talepte bulunmakta fayda olacağı ancak her durumda mutlaka öncesinde kiraya veren ile iletişime geçilerek ortak bir çözüm bulunmasının daha hızlı bir çözüm imkânı sunacağını belirtmek isteriz.

Saygılarımızla
DKND HUKUK BÜROSU

KORONA (COVID-19) VİRÜSÜNÜN İŞ KAZASI KAPSAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ

Yeni Tip Korona Virüs (Covid 19) salgınının pandemi ilan edilmesi ile birlikte çalışana korona virüs pozitif tanısı konulması halinde bu durumun iş kazası sayılıp sayılmayacağı konusunda birçok fikir öne sürülmüştür. Önemle belirtmek isteriz ki hali hazırda konuyla ilgili resmi bir kurumdan açıklama yapılmamış olmak ile birlikte 4857 sayılı İş Kanunu ve benzeri durumlarda verilmiş Yargıtay kararları ışığında hukuki görüşlerimizi aşağıda bilginize sunmak isteriz;

1. İŞ KAZASININ UNSURLARI

a. İş Kazası Tanımı
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 13. Maddesi; İş kazasını,

a) Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada,
b) İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle,
c) Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda,
d) Bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda,
e) Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen özre uğratan olay…” olarak belirtilmiştir. Dolayısı ile, iş kazasının mutlaka işin görülmesi sırasında fiziki olarak (düşme, kırık, makine kazaları vb. olaylar gibi) görünür bir özre uğraması değil, hastalık ya da ruhen özre yol açan (korku endişe vb. olaylar dahil) olaylar iş yeri kazası sayılmıştır.

Yargıtay 21. Hukuk Dairesi, 1996/2674 E. Ve 1996/2738K. Sayılı kararında anılan maddelerin kapsamını genişleterek servis beklerken trafik kazası geçiren çalışanın durumunu il kazası olarak nitelendirmiştir.

Yaşanan benzeri bir durumla ilgili olarak ise de Yargıtay; “İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle Ukrayna’ya yapılan sefer sırasında kendisine H1N1 (domuz gribi) virüsü buluşan tır şoförü olan işçinin, Türkiye’ye döndükten sonra meydana gelen ölümünün iş kazası olarak kabul edilmesi gerektiğini” belirtmiştir.

b. İlliyet bağı

İş kazasından söz edilebilmesi için kazanın meydana gelmesi ile işverenin kusuru arasında bağlantı olması gerekmektedir. Kazanın işin görüldüğü sırada, işveren tarafından çalışanın görevlendirildiği sırada ya da işveren tarafından tahsis edilen araç, servis aracı ya da söz konusu servisin yine işveren tarafından gösterilen bekleme noktasında meydana gelmiş olması ve en önemlisi de iş ile ilgili bir nedenden dolayı meydana gelmiş olması gerekmektedir. Bu husus aynı zamanda iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin alınıp alınmadığı hususunu beraberinde gerilmektedir.

Covid 19 salgını kapsamında ise işveren tarafından alınması gereken önlemler idare tarafından verilen tavsiyeler kapsamında;

  1. Servis sayılarının artırılması ve mümkün olduğu kadar boş koltuk bırakılması,
  2. Risk gurubuna giren kalp, astım ya da kronik rahatsızlığı bulunan ve 65 yaş üzeri çalışanlara izin kullandırılması,
  3. Çalışanların mümkün olduğu kadar evde çalışmaya yönlendirilmesi ve fiziki olarak iş yerinde çalışan personelin aralarında en az 1,5 m mesafe bırakılması,
  4. Yemekhanelerde boşluk bırakılması mümkün ise bir masa boş bırakılması ya da masaların arasının açılması, oturan sayısının düşürülmesi için imkan olduğu ölçüde personelin aralıklarla ve belirli zaman dilimlerinde yemekhanede bulunması,
  5. Personelin toplu olarak bulunabileceği alanları azaltılması,
  6. Dezenfektan ve kolonya vb. temizlik malzemelerinin tüm personelin erişimine açık bir alanda bulunması,
  7. İş yeri hekiminin ve ambulansın daimi olarak iş yerinde bulundurulması ve düzenli ateş ölçümü yapılması,
  8. Uyarı levhalarının işletmenin genelinde ve görünür yerinde asılması,
  9. Tesis ve ana bina girişlerinde ateş ölçer konulması, (Sağlık Bakanlığı 38 derece ve üzerinde ateşi risk grubuna sokmak ile birlikte 37.5 derece ve üzerinde önlem alınmasını ve personelin derhal sağlık ocağına ya da bir hastaneye maske ve eldiven ile yönlendirilmesini tavsiye etmekteyiz.

İş kazasına ilişkin olarak açılan davalarda illiyet bağının olmadığına ilişkin ispat yükü işverenindir.

2. İŞ KAZASI BİLDİRİMİ

a. İş Yerine Gelen Personel Açısından

İşveren tarafından yukarıda 1. Madde kapsamında yer alan tedbirlerin alınmasının ardından, iş yerine giriş yapmak isteyen çalışanın durumu şüpheli ise, ateş ölçümünde 37.5 ve üzerinde bir ateş tespit edildi ise personelin iş yerine alınmaması ve mümkünse maske ve eldiven temin edilerek sağlık kurumuna gitmesi tavsiyesi ile gönderilmesi gerekmektedir. Burada asıl amaç diğer çalışanların korunmasıdır.

Bu halde işveren açısından hastalığın kapılmasında gerekli önlemlerin alınması sonucunda virüsün iş yerinde ya da servis aracında ya da servis beklerken kapılmadığı yönünde tüm tedbirler alındı ise iş kazası olarak belirtilmeyecektir.

b. İş Yerinde Bulunan Personel Açısından

Çalışan, iş yerine gelmesinden sonra çalışma esnasında görülen bulgular nedeni ile revire sevk edilmiş ve bulgular kuvvetli ise, ivedilikle maske ve eldiven takılarak sağlık merkezine yönlendirilmelidir. Bu durumda iki husus ortaya çıkmaktadır; i) her durumda iş kazası olarak nitelendirmek ve yargılama esnasında mahkemece karar verilmesi, ii) işveren ile illiyet bağı olduğunun ispat zorluğu nedeni ile iş kazası bildirimi yapılmayarak konu yargıya taşınır ise yapılacak yargılama sonucu verilecek karar uyarınca hareket edilmesi.

Covid 19 semptomları gösteren bir çalışanın işe gelmesi çalışanın kusuru olmak ile birlikte, söz konusu virüsün niteliği bulaşma özellikleri ve belirtilerinin hemen ortaya çıkmaması çalışanın dışarıdan da virüsü kapma ihtimali göz önünde bulundurulduğunda (tavsiyemiz iş kazası olarak bildirilmesinde bildirilmemesinin sonuçları dikkate alındığında fayda olacağı ile birlikte) işveren inisiyatifinde olarak, konunun tartışmalı olması ve henüz idarece bir açıklama yapılmamış olması nedeni ile, iş kazası olarak bildirilemeyebilecektir, Covid 19 pozitif olan bir çalışanın artık diğer çalışanlara ve servis arkadaşlarına bulaştırma ihtimalinin yüksek olması nedeni ile söz konusu çalışanın temas ettiği diğer çalışanların virüs semptomu göstermesi halinde bu durum iş kazası sayılmalı ve iş kazası olarak bildirilmelidir.

Saygılarımızla
DKND Hukuk Bürosu

7226 SAYILI TORBA YASA KAPSAMINDA DEĞİŞİKLİKLER

Konu: 26.03.2020 tarihinde yayımlanan, 25/03/2020 kabul tarihli 7226 sayılı kanun (‘’Torba Yasa’’) ile özellikle dernek kanunu, kısa çalışma ödeneği, çek kanunu, dava ve icra takiplerinin durdurulması ,iş yeri kiraları, maden kanunu kapsamında değişiklikleri içerir bilgi notumuzdur.

Dernekler Kanunu Bakımından;

Torba yasanın 24 maddesi ile 5253 sayılı Dernekler Kanununda aşağıdaki hüküm eklenmiştir.

“Üyeliği devam edenlerin bildirilmesi

GEÇİCİ MADDE 1 – Dernekler, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde, üyeliği devam edenlerin adını, soyadını, doğum tarihini ve kimlik numarasını merkezinin bulunduğu dernekler birimine bildirirler. Bu bildirimi yerine getirmeyen dernek yöneticileri hakkında, 32 nci maddenin birinci fıkrasının (s) bendi hükmü uygulanır.”

Söz konusu eklenen geçici madde ile derneklerin, üyelerine ait isim, soy isim, doğum tarihi ve kimlik bilgilerini dernekler birimine bildirme zorunluluğu getirilmiştir. Bildirilmemesi halinde cezai yaptırım tatbik edebilecektir.

Ayrıca yine Torba Kanunun 23. maddesiyle eklenen Ek. 2. madde ile derneklerle ilgili kayıt ve her türlü iş ve işlemimin elektronik ortamda yapılabileceği düzenlenmiştir.

Kısa Çalışma Ödeneği Bakımından ;

Mezkur Torba Yasanın 41. maddesi ile 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanununa aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.

“GEÇİCİ MADDE 23 – 30/6/2020 tarihine kadar geçerli olmak üzere, yeni korona virüs (Covid-19) kaynaklı zorlayıcı sebep gerekçesiyle yapılan kısa çalışma başvuruları için, ek 2. maddenin üçüncü fıkrasında işçinin kısa çalışma ödeneğine hak kazanabilmesi için öngörülen hizmet akdinin feshi hariç işsizlik sigortası hak etme koşullarını yerine getirmesi hükmü, kısa çalışma başlama tarihinden önceki son 60 gün hizmet akdine tabi olanlardan son üç yıl içinde 450 gün sigortalı olarak çalışıp işsizlik sigortası primi ödenmiş olması şeklinde uygulanır. Bu koşulu taşımayanlar, kısa çalışma süresini geçmemek üzere son işsizlik ödeneği hak sahipliğinden kalan süre kadar kısa çalışma ödeneğinden yararlanmaya devam eder.

Bu madde kapsamında kısa çalışma uygulamasından yararlanabilmek için, iş yerinde kısa çalışma uygulanan dönemde 4857 sayılı Kanunun 25 inci maddesinin birinci fıkrasının (II) numaralı bendinde yer alan sebepler hariç olmak kaydıyla işveren tarafından işçi çıkarılmaması gerekir. Bu madde kapsamında yapılan başvurular, başvuru tarihinden itibaren 60 gün içinde sonuçlandırılır.

Bu madde kapsamında yapılan başvuru tarihini 31/12/2020 tarihine kadar uzatmaya ve birinci fıkrada belirlenen günleri farklılaştırmaya Cumhurbaşkanı yetkilidir.”

4447 sayılı kanuna eklenen işbu geçici madde ile birlikte kısa çalışma ödeneğinden özellikle yaşanan salgının etkisiyle faydalanma şartlarında iyileştirme yapılmıştır.

Yine Torba Yasanın 47. maddesiyle 5510 sayılı 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunun ek 19. maddesinde yapılan değişiklikle en düşük emekli maaşı 1500-TL olarak düzenlenmiştir.

Çek Kanunu Bakımından ;

14/12/2009 tarihli ve 5941 sayılı Çek Kanununa aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.

“GEÇİCİ MADDE 5 – (1) 5 inci maddede tanımlanan ve 24/3/2020 tarihine kadar işlenen suçtan dolayı mahkûm olanların cezalarının infazı, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla durdurulur. Hükümlü tahliye tarihinden itibaren en geç üç ay içinde çek bedelinin ödenmeyen kısmının onda birini alacaklıya ödemek zorundadır. Kalan kısmını üç aylık sürenin bitiminden itibaren ikişer ay arayla on beş eşit taksitle ödemesi durumunda mahkemece, ceza mahkumiyetinin bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılmasına karar verilir. İnfazın durdurulduğu tarihten itibaren en geç üç ay içinde çek bedelinin ödenmeyen kısmının onda birinin ödenmediği takdirde alacaklının şikayeti üzerine mahkemece hükmün infazının devamına karar verilir. Hükümlü taksitlerden birini süresi içinde ilk defa ödemediği takdirde ödemediği bu taksit, sürenin sonuna bir taksit olarak eklenir. Kalan taksitlerden birini daha ödemediği takdirde alacaklının şikayeti üzerine mahkemece hükmün infazının devamına karar verilir.

(2) Hükmün infazının durdurulması hâlinde ceza zamanaşımı işlemez.

(3) Bu madde uyarınca infazı durdurulan kişi hakkında mahkemece Ceza Muhakemesi Kanununun 109 uncu maddesinin üçüncü fıkrasının (a) bendinde yer alan adlî kontrol tedbirine karar verilebilir.

(4) Bu madde uyarınca verilecek kararlarda, hükmü veren icra ceza mahkemesi yetkilidir. Mahkemece bu madde uyarınca verilecek tüm kararlar alacaklıya tebliğ edilir.

(5) Bu madde uyarınca verilecek kararlara karşı itiraz kanun yoluna gidilebilir. İtirazın incelenmesinde İcra ve İflas Kanununun 353 üncü maddesinin birinci fıkrasında belirlenen itiraz usulü uygulanır.

(6) Bu madde hükümleri her bir suç için ancak bir kez uygulanabilir.”

Söz konusu düzenleme ile birlikte 24 Mart 2020 tarihine kadar karşılıksız çekten mahkum olanlar, karşılıksız çek bedelinin onda birini öderlerse cezaları durdurulacaktır. Kalan bedeli 2’şer ay arayla 12 taksitte ödemeleri halinde ise cezaları tamamen silinecektir.

Yasanın görüşülmeye başladığı andan itibaren yanlış bir algı oluşmuş karşılığı olmayan çeklerin yazılamayacağına ilişkin bir kanı oluşmuştur. Oysa ki Çek Kanunu’na ilave edilen madde hali hazırda tahsil kabiliyeti olmayan/karşılıksız çekler için açılan ceza davalarında infaz hükümlerine ilişkin olup bu nedenle karışıklığa neden olmamalıdır.

Vadesi gelmiş çekin arkasının yazılmaması ya da işleme konulmaması söz konusu değildir.

Dava ve İcra Takiplerinin Durması Bakımından;

Torba Yasanın Geçiçi 1. maddesiyle Covid-19 salgını sebebiyle yargı alanındaki hak kayıplarının önlenmesi amacıyla;

‘’ a) Dava açma, icra takibi başlatma, başvuru, şikâyet, itiraz, ihtar, bildirim, ibraz ve zamanaşımı süreleri, hak düşürücü süreler ve zorunlu idari başvuru süreleri de dâhil olmak üzere bir hakkın doğumu, kullanımı veya sona ermesine ilişkin tüm süreler; 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu, 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile usul hükmü içeren diğer kanunlarda taraflar bakımından belirlenen süreler ve bu kapsamda hâkim tarafından tayin edilen süreler ile arabuluculuk ve uzlaştırma kurumlarındaki süreler 13/3/2020 (bu tarih dâhil) tarihinden,

b) 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu ile takip hukukuna ilişkin diğer kanunlarda belirlenen süreler ve bu kapsamda hâkim veya icra ve iflas daireleri tarafından tayin edilen süreler; nafaka alacaklarına ilişkin icra takipleri hariç olmak üzere tüm icra ve iflas takipleri, taraf ve takip işlemleri, yeni icra ve iflas takip taleplerinin alınması, ihtiyati haciz kararlarının icra ve infazına ilişkin işlemler 22/3/2020 (bu tarih dâhil) tarihinden itibaren 30/4/2020 (bu tarih dâhil) tarihine kadar durur. Bu süreler, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden itibaren işlemeye başlar. Durma süresinin başladığı tarih itibarıyla, bitimine on beş gün ve daha az kalmış olan süreler, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden başlamak üzere on beş gün uzamış sayılır. Salgının devam etmesi halinde Cumhurbaşkanı durma süresini altı ayı geçmemek üzere bir kez uzatabilir ve bu döneme ilişkin kapsamı daraltabilir. Bu kararlar Resmî Gazete’de yayımlanır.’’ şeklindeki düzenleme ile birlikte yargılamaya ilişkin süreler 30/04/2020 tarihine kadar durdurulmuş bulunmaktadır. Aşağıdaki süreler bu maddenin kapsamı dışındadır:

a) Suç ve ceza, kabahat ve idari yaptırım ile disiplin hapsi ve tazyik hapsi için kanunlarda düzenlenen zamanaşımı süreleri.

b) 5271 sayılı Kanunda düzenlenen koruma tedbirlerine ilişkin süreler.
c) 6100 sayılı Kanunda düzenlenen ihtiyati tedbiri tamamlayan işlemlere ilişkin süreler.

Durma süresi içinde rızaen yapılan ödemeler kabul edilecek ve taraflardan biri, diğer tarafın lehine olan işlemlerin yapılmasını talep edebilecektir.

Durma süresince duruşmaların ve müzakerelerin ertelenmesi de dâhil olmak üzere alınması gereken diğer tüm tedbirler ile buna ilişkin usul ve esasları Yargıtay ve Danıştay bakımından ilgili Başkanlar Kurulu, İlk derece adli ve idari yargı mercileri ile bölge adliye ve bölge idare mahkemeleri bakımından Hâkimler ve Savcılar Kurulu, Adalet hizmetleri bakımından Adalet Bakanlığı belirleyecektir.

İş Yeri Kiraları Bakımından;

Torba Yasanın Geçici 2. maddesiyle 1/3/2020 tarihinden 30/6/2020 tarihine kadar işleyecek iş yeri kira bedelinin ödenememesi kira sözleşmesinin feshi ve tahliye sebebi oluşturmayacağı düzenlenmiştir. Söz konusu düzenleme ile birlikte anılan tarihler arasındaki iş yeri kirasına ilişkin uyuşmazlıklar dava ve icra konusu olamayacaktır.

Maden Kanunu Bakımından;

Torba Yasanın 15. Maddesi ile 4/6/1985 tarihli ve 3213 sayılı Maden Kanununa kanun kapsamındaki yükümlülüklerin ve beyanların Bakanlık kararıyla ertelenebilmesi veya mali yükümlülüklerin taksitlendirilmesine ilişkin aşağıdaki ek madde eklenmiştir.

“EK MADDE 19 Mücbir sebeplerden herhangi birinin bulunması hâlinde Bakanlık tarafından Hazine ve Maliye Bakanlığının görüşü alınarak bu Kanun kapsamındaki mali yükümlülüklerin ve/veya beyanların ertelenmesi ile mali yükümlülüklerin taksitlendirilmesine karar verilebilir. Bu takdirde mali yükümlülüklere ilişkin zamanaşımı durur ve hak düşürücü süreler erteleme süresince işlemez.

Bu hükmün uygulanması için mücbir sebebin malum olması veya ilgililer tarafından ispat veya tevsik edilmesi gerekir.

Bakanlık, mücbir sebep sayılan hâller nedeniyle; bölge, il, ilçe, mahal veya afete maruz kalanlar itibarıyla mücbir sebep hâli ilan etmeye ve bu sürede bu Kanunda belirlenen mali yükümlülüklerden yerine getirilemeyecek olanları tespit etmeye yetkilidir.”

5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Bakımından;

Torba Yasanın 29.maddesi ile 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununa aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.

“GEÇİCİ MADDE 80 – 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında haklarında uzun vadeli sigorta kolları hükümleri uygulanan sigortalıları çalıştıran işverenlerce;

a) 2019 yılının aynı ayına ilişkin Kuruma verilen aylık prim ve hizmet belgelerinde veya muhtasar ve prim hizmet beyannamelerinde prime esas günlük kazancı 128 Türk lirası ve altında bildirilen sigortalıların toplam prim ödeme gün sayısını geçmemek üzere, 2020 yılında cari aya ilişkin verilen aylık prim ve hizmet belgelerinde veya muhtasar ve prim hizmet beyannamelerinde bildirilen sigortalılara ilişkin toplam prim ödeme gün sayısının,

b) 2020 yılı içinde ilk defa bu Kanun kapsamına alınan iş yerlerinden bildirilen sigortalılara ilişkin toplam prim ödeme gün sayısının,

2020 yılı Ocak ila Aralık ayları/dönemi için günlük 2,50 Türk lirası ile çarpımı sonucu bulunacak tutar, bu işverenlerin Kuruma ödeyecekleri sigorta primlerinden mahsup edilir ve bu tutar İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanır. Ancak (a) bendinde belirtilen prime esas günlük kazanç tutarı 6356 sayılı Kanun hükümleri uyarınca toplu iş sözleşmesine tabi özel sektör işverenlerine ait iş yerleri için 256 Türk lirası olarak esas alınır.

Bu madde kapsamında destekten yararlanılacak ayda/dönemde, 2019 yılı Ocak ila Kasım ayları/döneminde aylık prim ve hizmet belgesi veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesi ile 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında uzun vadeli sigorta kollarından en az sigortalı bildirimi yapılan aydaki/dönemdeki sigortalı sayısının altında bildirimde bulunulması halinde bu madde hükümleri uygulanmaz.

Mevcut bir işletmenin kapatılarak değişik bir ad ve unvan altında ya da bir iş birimi olarak açılması veya yönetim ve kontrolü elinde bulunduracak şekilde doğrudan veya dolaylı ortaklık ilişkisi bulunan şirketler arasında istihdamın kaydırılması, şahıs işletmelerinde işletme sahipliğinin değiştirilmesi gibi İşsizlik Sigortası Fonu katkısından yararlanmak amacıyla muvazaalı işlem tesis ettiği anlaşılan veya sigortalıların prime esas kazançlarını 2020 yılı Ocak ila Aralık ayları/dönemi için eksik bildirdiği tespit edilen iş yerlerinden İşsizlik Sigortası Fonunca karşılanan tutar, gecikme cezası ve gecikme zammıyla birlikte geri alınır ve bu iş yerleri hakkında bu madde hükümleri uygulanmaz.

İşverenlerin çalıştırdıkları sigortalılarla ilgili 2020 yılı Ocak ila Aralık aylarına/dönemine ait aylık prim ve hizmet belgelerini veya muhtasar ve prim hizmet beyannamelerini yasal süresi içerisinde vermediğinin, sigorta primlerini yasal süresinde ödemediğinin, denetim ve kontrolle görevli memurlarca yapılan soruşturma ve incelemelerde çalıştırdığı kişileri sigortalı olarak bildirmediğinin veya bildirilen sigortalının fiilen çalışmadığının tespit edilmesi, Kuruma prim, idari para cezası ve bunlara ilişkin gecikme cezası ve gecikme zammı borcu bulunması hâllerinde birinci fıkranın (b) bendine ilişkin hükümler uygulanmaz. Ancak Kuruma olan prim, idari para cezası ve bunlara ilişkin gecikme cezası ve gecikme zammı borçlarını 6183 sayılı Kanunun 48 inci maddesine göre tecil ettiren ve taksitlendiren işverenler bu tecil ve taksitlendirme devam ettiği sürece anılan fıkra hükmünden yararlandırılır. Bu maddenin uygulanmasında ek 14 üncü madde hükümleri uygulanmaz.

Birinci fıkranın (a) bendinin uygulanmasında, bir önceki yılın aynı ayına ilişkin olarak aylık prim ve hizmet belgesi veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesi verilmemiş olması halinde bildirim yapılmış takip eden ilk aya ilişkin aylık prim ve hizmet belgesindeki veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesindeki bildirimler esas alınır. 2019 yılından önce bu Kanun kapsamına alınmış ancak 2019 yılında sigortalı çalıştırmamış iş yerleri hakkında birinci fıkranın (b) bendi hükümleri uygulanır.

Sigortalı ve işveren hisselerine ait sigorta primlerinin Devlet tarafından karşılandığı durumlarda işverenin ödeyeceği sigorta priminin İşsizlik Sigortası Fonunca karşılanacak tutardan az olması hâlinde sadece sigorta prim borcu kadar mahsup işlemi yapılır.

3213 sayılı Kanunun ek 9 uncu maddesi uyarınca ücretleri asgari ücretin iki katından az olamayacağı hükme bağlanan “Linyit” ve “Taşkömürü” çıkarılan iş yerlerinde yer altında çalışan sigortalılar için birinci fıkranın uygulanmasında (a) bendi uyarınca belirlenecek günlük kazanç 341 Türk lirası olarak ve 2019 yılının aynı ayına ilişkin Kuruma verilen aylık prim ve hizmet belgelerinde veya muhtasar ve prim hizmet beyannamelerinde bildirilen prim ödeme gün sayısının yüzde 50’sini geçmemek üzere, 2020 yılında cari aya ilişkin verilen aylık prim ve hizmet belgelerinde veya muhtasar ve prim hizmet beyannamelerinde bildirilen sigortalılara ilişkin toplam prim ödeme gün sayısı dikkate alınır.

Bu madde hükümleri, 5018 sayılı Kanuna ekli (I) sayılı cetvelde sayılan kamu idarelerine ait kadro ve pozisyonlarda 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında çalışan sigortalılar için uygulanmaz.

4734 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin birinci fıkrasının (a), (b), (c) ve (d) bentlerinde sayılan idareler tarafından ilgili mevzuatı uyarınca yapılan ve sözleşmesinde fiyat farkı ödeneceği öngörülen hizmet alımlarında, ihale dokümanında personel sayısının belirlendiği ve haftalık çalışma saatinin tamamının idarede kullanılmasının öngörüldüğü işçilikler için birinci fıkra uyarınca İşsizlik Sigortası Fonu tarafından karşılanacak tutarlar bu idarelerce işverenlerin hak edişinden kesilir.

2020 yılı Ocak ila Aralık aylarına/dönemine ilişkin yasal süresi dışında Kuruma verilen aylık prim ve hizmet belgelerinde veya Hazine ve Maliye Bakanlığına verilecek muhtasar ve prim hizmet beyannamelerinde kayıtlı sigortalılar için bu madde hükümleri uygulanmaz.

Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Türkiye İş Kurumunun görüşleri alınmak suretiyle Kurum tarafından belirlenir.”

Torba Yasanın 30.maddesi ile 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununa aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.

“GEÇİCİ MADDE 81 – Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce 2330 sayılı Kanuna veya 2330 sayılı Kanun hükümleri uygulanarak aylık bağlanmasını gerektiren kanunlara göre aylık bağlanan malûller ile 5434 sayılı Kanunun 56 ncı ve mülga 64 üncü maddesi kapsamında aylık bağlanan vazife ve harp malûllerinden, 2330 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin ikinci fıkrasının üçüncü, dördüncü, beşinci ve altıncı cümlelerine aykırı olacak şekilde yaşlılık veya malûllük aylığı bağlanmış olanlardan, tahsis talep tarihi itibarıyla ilgili kanunlarında öngörülen aylık bağlama koşullarından prim ödeme gün sayısı veya sigortalılık süresi şartının sigortalıların kasıtlı veya kusurlu davranışlarından kaynaklanmayan nedenlerle sağlanmadığı daha sonra anlaşılanların, aylık aldıkları süre herhangi bir şekilde prim talep edilmeksizin prim ödeme gün sayısı olarak dikkate alınır. Ancak;

a) Aylık aldıkları süre, eksik hizmet süresinden fazla olanlar için, yalnızca eksik hizmet süresinin tamamlanacağı tarihe kadarki süre kullanılır. Bu kapsamda olanlar için yeni bir aylık hesabı yapılmaksızın, maddenin yürürlük tarihini takip eden ay başından itibaren kesilmiş olan aylıkları, aylıklara uygulanan artış oranları kadar artırılarak yeniden bağlanır.

b) Aylık aldıkları süre, eksik hizmet süresinden az olanların, aylık başlangıç tarihi ile aylıklarının kesildiği tarih arasında prim ödeme gün sayısı olarak dikkate alınan süre aylıklarının hesabında dikkate alınmaz.

Birinci fıkra kapsamında bulunan vazife ve harp malûllerinden, bu maddeyi ihdas eden Kanunla 2330 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinde yapılan değişiklik ve bu madde esasları dâhilinde yeniden aylığa hak kazanamayanlar hakkında, 3713 sayılı Kanunun ek 1 inci maddesindeki istihdama ilişkin hükümler ayrıca uygulanır.”

6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu Bakımından;

Torba Yasanın 50. Maddesiyle, 18/10/2012 tarihli ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununun 26 ncı maddesinin onuncu fıkrasında yer alan “yüzde yirmi beşini” ibaresi “yüzde otuz beşini” şeklinde değiştirilmiştir.

Dolayısıyla 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununun ‘’Kuruluş’’ başlıklı 26. maddesinin 10. fıkrası aşağıdaki şekilde revize edilmiştir.

İşveren sendikaları, tüzüklerinde hüküm bulunmak ve şartları genel kurul kararıyla belirlenmek kaydıyla, işçilerin sigorta primlerinin işveren payının ödemelerinde kullanılmak ve nakit mevcudunun yüzde otuz beşini aşmamak üzere karşılıksız yardıma dayalı dayanışma ve yardım fonu oluşturabilir’’.

26.03.2020 tarihinde yayımlanan, 25/03/2020 kabul tarihli 7226 sayılı Kanunun tam metnine aşağıda yer alan link üzerinden ulaşabilirsiniz.

https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2020/03/20200326M1-1.htm

Saygılarımızla
DKND HUKUK BÜROSU